Our Blog

İçerik pazarlama stratejisinde gözden kaçırılmaması gereken 5 ipucu

13 Ekim 2015 0 Blog

İçerik pazarlamayı sosyal medya içeriklerinden ibaret sandığımız günlerin üzerinden çok geçmedi. 

Sonra birileri “Aslında sadece sosyal medya içerikleriyle olmaz bu iş, blog da gerekli” demesiyle işletmelerin blog işine girmesi bir oldu. Eh sonrası malum! Ortada en son makale giriş tarihi geçen yılı gösteren binlerce blog! Peki neden bloglarımızla ilgilenenlerin sayısı bir türlü artmayınca hemen vazgeçtik bu işten ve asıl soru: Gerçekte nerede hata yapıyoruz?

Sonunda sosyal medyada inşaat firmalarının bile sormadan edemediği “Bugün hangi şemsiyenizi alacaksınız, puantiyeliyi mi, yoksa çizgiliyi mi? anketlerinden kurtulduk. Sanırsınız ki, koca koca ihaleler peşinde koşan işletmelerin en büyük derdi o gün dışarı çıkarken hangi ruh halinde olacağımız. İçerik pazarlamayı, stajyere boş vakitlerinde feys’e ruh haline göre gugıl’dan bir şeyler koymak olarak anlayan markalar da artık yavaş yavaş uyandığına göre asıl konumuza gelebiliriz.

Peki uyandık da ne oldu? Şimdi facebook’a girin ve ilk aklınıza gelen 10 markanın adını arayın. Karşınıza üç aşağı beş yukarı benzer içerikler çıkacaktır hala. Bu bir salça markasıysa, büyük ihtimalle flu, o yemeği yapma motivasyonu hissettirmeyecek, bir yemek fotoğrafı ve tarifi, (bunların tutanı da sayılıdır bu arada), ya bir yarışma, ya da bir stock görseli eşliğinde bir püf noktasıyla karşılaşırsınız. Paylaşım sayıları azdır ama altındaki like sayısı inanılır gibi değildir. Eh biraz Malezya, biraz Hindistan’dan da kullanıcılar vardır ama olsun, post’u zengin gösterir.

İşin aslı bu içeriklerle “gerçekten” ilgilenenlerin sayısı bir elin parmağını geçmez. Sponsorlu bir içerik değilse, adeta kendiniz çalar, kendiniz oynarsınız. “İçerik pazarlama hiç de işe yaramıyor canım” deyip, defterini dürmeden önce şu beş soruyu kendinize sorun.

1- Gerçekten viral olabilecek içerikler sağlıyor muyum?

Bu soruya gönül rahatlıkla “evet” diyebiliyor musunuz? O halde hemen şimdi editör kadronuzu bağrınıza basın, sonra da onlara esaslı bir zam yapın. Hemen ardından da sosyal medya ekibinize dönüp neden bu güzelim içerikleri sadece bu masada oturanlar haberdar? diye sorun.

Manzaranın böyle olmadığını biliyoruz. Çoğu işletmede tüm bunları aynı kişiler yapıyor. Muhtemelen üç kişiden oluşan ve az buçuk makale çevirisi yapabildiği için “içerik editörü” dediğimiz kişilerden, bazı insanlarda doğuştan var olan “olayı hikayeleştirme” performansını bekliyoruz.

Olmayınca da içerik pazarlamanın anlatıldığı kadar iyi bir pazarlama aracı olmadığından yakınıyoruz.

Hedef kitlenizle en iyi iletişim yönteminiz makaleler mi? O halde bu işi en iyi yapanlara, gazetecilere verin. Onlar okurlarla empati konusunda fena sayılmazlar, bir haberin nasıl okutulacağını bilirler ve en önemlisi hikaye anlatıcılığı konusunda doğal bir yeteneğe sahiptirler.

2- Doğru zamanda ve yerde paylaşıyor muyum?

Tabii her şey bununla bitmiyor, hatta yeni başlıyor. Günün sonunda bu şahane içeriğinizi kaç kişi görüyor?  Gerçek bir pazarlama dehası, The Purple Cow kitabının yazarı Seth Godin’in dediği gibi   “Yap ve gelip izlemelerini bekle” sadece sinemalarda olur. Sosyal medya şöyle bir yer: “Yap, yani içerik üret, katılmalarını sağla, tüm bunlardan sonra belki gelip kalıcı olabilirler.”  Buradaki “belki” kısmı tamamen size bağlı. Hedef kitlenizle aynı yerde mi dolaşıyorsunuz? Onlara hiçbir şey satma gayesi olmaksızın temas kurabiliyor musunuz, gerçekten ihtiyaçları olan değerli bilgiyi tam da ihtiyaçları olduğu anda ulaştırabiliyor musunuz?

3- İlgi çekici görsellere yer veriyor muyum?

Birkaç yıl öncesine kadar “içerik”  kelimesi sadece makaleyi çağrıştırırdı. Oysa içerik pazarlama alanına giren 15’den fazla araç var. Fotoğraflar, infografikler, videolar, basılı veya digital dergiler, kitaplar, broşürler, slide’lar, webinarlar, eventler…  2015’in yıldızı en parlayan içerik pazarlama aracını  tahmin etmek hiç zor değil. Fotoğraf ve video! Normal bir insan beyni gördüğü nesneleri 60 kez daha hızlı işliyor. (Bu durum biz Türklerde 100 kat olmalı!) Yapılan araştırmalar çekici fotoğrafı olan bir makalenin, fotoğrafsız bir makaleye göre 6-10 kat daha fazla paylaşıldığını gösteriyor. Videoda ise kriterler biraz daha farklı. Kısa, öz ve vurucu videolar paylaşılıyor sosyal medyada.  Mesela eğer bu bir yemek videosuysa, estetik, anlaşılır ve 1 dakikadan uzun olmayan videoları paylaşmayı tercih ediyoruz çünkü paylaşım yaptığımız kitlenin, hakkımızda en az bu video kadar zevk sahibi, eğlenceli ve hoşsohbet biri olduğunu düşünmesini istiyoruz.

4- Aynı dili konuşuyor muyum?

İşletmeler neden müşterileriyle otomat gibi konuşur ki?

Şu iki örneğe bakalım:

1-  “Turuncu İçerik Atölyesi, Content Marketing Institute tarafından Yılın En İyi ve En Yüksek Ciro Yapan İçerik Pazarlama Ajansı Ödülü’ne layık görüldü”  (Ah keşke!)

2-   “Hey millet işte bu! Büyük ödülü kaptık! Cuma akşamı bunu kutlamaya ne dersiniz?”

Size bu duyuruyu ikinci versiyondaki gibi yaptığımızda iki şeyi daha yapmış oluruz.

1- Sosyal medyada aylarca uğraşıp yapamadığımız sıcak teması gerçekleştiririz.

2- Bunu event için bir bahaneye döndürerek, reelde de şahane bir network fırsatı yaratmış oluruz.  

Bu işi en iyi yapanlardan örnek mi? Oreo!

TR hesabında 800 bine yakın takipçisi var ve hepsi gerçek. Mars’ta su bulunduğu haberinden sonra işte bu post’una bayıldık. Müşterileriyle hep aynı sıcak tonda, zeka kokan esprili bir dilde konuşuyor ve bunu yaparken acaba nasıl karşılanırım korkusu yaşamıyor. Bizler de neredeyse siyah içi krema kaplı bir bisküvinin dile geldiğini sanıyoruz.  Anahtar kelime klişelerden kurtulmak ve insanların nasıl tepki vereceği konusunda çok fazla kafa yormamak. İşte işin sırrı bu!

5-  Her şeyi sosyal medyadan mı ibaret sanıyorum?

Blog oluşturma normal şartlarda sosyal medyadan sonra, hedef kitleyle temas kurmak için uygun bir nokta. Ancak bugün, özellikle çoğu Türk işletmeleri için lüzumsuz bir platform.

Neden bunu söylüyoruz?

Çünkü birçok işletmede blog oluşturma şöyle başlamıştı: 

– Bizim de içerik girmemiz gerek web sitemize.

-Tamam hemen bir blog açalım!

-Yeni başlayan şu kız nasıl, güzel yazar mı?

-Yazar bence. Feys’e arada güzel içerikler giriyor.

-O halde bu işi o yapsın!

 Blog açılır, birkaç bülten girilir ama ne gelen vardır ne giden.

-Bu işe yaramadı bloglamayı durdurun sadece sosyal medyayla devam edin.

“İçerik pazarlama” bu tür işletmelerin kafasında bir blog ile başlar ve orada biter. Blogun yararsız olduğunu fark ettiklerinde vazgeçerler ve sosyal medya içeriklerini bir uçurumdan aşağı atmaya devam ederler.

Sadece bir saniye için bloglamayı durdurun stratejiniz hakkında düşünün. Bloglama bir strateji değildir. Blog, içerik pazarlama yöntemleri içinde bir araçtır sadece. Birincil yöntem olarak bloglamayı tercih etmeden önce, öncelikle blogun en iyi strateji olup olmadığını belirlemeniz gerekir. Bunu da en iyi hedef kitlenizi doğru tahlil ederek yaparsınız. İçeriklerinizi sadece sosyal medyada tüketmek de bir strateji olabilir ancak yakın bir gelecekte yeni KPI’ın web sitesi duration’ı olacağı gerçeğiyle yüzleştiğinizde, silahlarını önceden kuşananlardan birkaç adım geride olacağınızı hesaba katmanız gerekir.

Küçük işletmeler için içerik pazarlama

12 Ekim 2014 0 Blog

Geçenlerde işletmesini yeni kurmuş, tek bir çalışanı olan bir arkadaşım, “Bu içerik pazarlama denilen şey, sadece büyük işletmeler için mi, ben yapamaz mıyım?” diye sordu. Ona hemen mahalle bakkalımın eğer bir gün içerik pazarlama yapacak olsa, hepimize duman attıracak stratejisinden söz ettim.

Benim mesleğin anlatımı biraz sıkıntılı. Eskiden “gazeteciyim” diyor, geçiyordum. “Bizim apartmanın önündeki çöpleri almıyorlar, bi yazıversen” demesinler diye de, hemen arkasından “İstanbul eki’nde değil ama..” diye ekliyordum sorununu o an çözemememin verdiği ezik bir bakışla. Şimdi neyse ki iki işim var. İçerik pazarlamayı ne yapsam da anlamayacak olan teyzelere “yemek fotoğrafçısıyım” diyorum. En fazla “Gel benim yemeklerimi de çek, bir dolma yaparım parmaklarını yersin” diyorlar, benim de işime geliyor. İşe biraz daha yakın gördüklerime ise markalar için yazı yazıyorum diyorum. İçlerinden “Neden ki?” diye sorduklarına eminim ama fazla uzatmamak için konuyu değiştiriyorlar.

Mahallemdeki bakkalla yine böyle ayaküstü bir sohbet sırasında, kendisini yeni bir mahallede hizmet vermeye başlamış, çok sadık bir müşteri kitlesi olan başka bir bakkalla rekabet eden biri olarak hayal etmesini istedim.

Ve sordum: O müşterileri kendine çekmek için stratejin ne olurdu?

Bakkal: Fiyatlarımı düşürürüm!

Ben: Bunu o da yapar.

Bakkal: Hijyene daha çok önem veririm, bilirsin kadınlar böyle tavlanır.

Ben: Bunu o da yapar.

Bakkal: Evlere servis yaparım!

Ben: Bunu zaten yapıyor o.

Bakkal: Diğer bakkal “Nasıl olsa onlar benim devamlı müşterim” deyip, müşteriyle ilgilenmiyordur. Ben kendimi yeni müşterilerime sevdirmeye çalışırım.

Ben: Nasıl?

Bakkal: Mesela tatlı dilli konuşarak. Sularına giderim. Futbol sevenle futbol konuşurum, yemeğe meraklıyla yemek. Öyle geyik şeyler değil ama. Gerçekten işlerine yarayacak şeyler söylersem beni severler ve benden alışveriş yapmaya başlarlar.

Ben: Ama iyi de bakkala gelen insanın o kadar zamanı yok ki, bir şey alıp çıkıyor hemen.

Bakkal: İşte tamam ben de o yüzden geyik yapmam, işlerine yarayacak şeyler söylerim diyorum, çünkü zamanları az ama benim de onları bir şekilde bağlamam lazım.

Bakkal amca işi çözmüştü. Böyle bir durumla gerçekten tek işe yarayan strateji, alakalı ve faydalı içerikler sunarak hedef kitleyi cezbetme, yani içerik pazarlama olabilirdi. Bugün gerçekte hala az sayıda markanın farkında olduğu şeyi, bakkal amca doğal olarak, kendiliğinden yapma içgörüsüne sahipti.

Bizim blogumuz var, falancablog yazsaydınız google’da görürdünüz” diyen çok ünlü bir markanın “dijital pazarlama yöneticindenden daha vizyoner, “Bizim ürünlerimiz zaten satıyor ne gerek var başka bir şey yapmaya” diyen markalardan daha akılcıydı.

Bir blog’la başlar her şey

Gelelim arkadaşımın sorusuna. Onun nezih bir muhitte küçük ama şık bir mefruşat dükkanı var. Aslen iç mimar ve hedefi kendi adına bir marka yaratmak. Şimdilik ağırlıklı olarak parakendecilik yapıyor ve her parakendeci gibi satışları fazla değişken ve üreticiye yüzde yüz bağımlı. Peki bu arkadaşım hedeflerine ulaşmak için neler yapmalı? Birkaç kez dergilere ilan vermeyi denemiş ama hiçbir işe yaramamış. “Sadece param gitti, anlamıyorum ki insanlar evlerini yenilemiyor artık herhalde.” diyor.

İnsanlar evlerini yeniliyor tabii, hem de eskisinden daha sık. Eskiden kredi kartı taksit gibi şeyler yoktu. İnsanlar bu tür harcamaları ancak birikimi varsa yapıyordu. Bir de kumaşlar şimdiki gibi naylon karışımlı olmadığından çok daha pahalıydı.

Mesele bizim evlerini yenileyecek insanlara ulaşamamız.

Onların bizi fark etmemiş olması ve sadece o an vitrinin önünden yanında bir alışveriş sabatörü olmadan geçen, alışveriş havasında, kredi kartınında limit olan kadınların insafına kalmamız. Bunun olasığı arkadaşımdan aldığım bilgiye göre 50 de 1. Yani dükkanının önünden günde 200 kişi geçiyorsa 50’si vitriniyle ilgileniyor. 25’i içeri girip modellere bakıyor. 1 tanesi spariş veriyor. Bazen hiç satış yapmadığı günler de oluyor tabii.

Oysa İstanbul’da şu anda bile 100 bin kişi perde veya döşemelik kumaş arıyor. Bunlardan 50 bininin Anadolu Yakası’nda olduğunu, 20 bininin aktif internet kullanıcısı olduğunu, 10 bininin de, hadi tamam 2 bini olsun tam da bu nezih semtteki şirin mefruşatçıda satılan perdeleri arıyor olduğunu düşünelim.

Ama seni bulamıyorlar, çünkü içerik pazarlama yapmıyorsun.

Bir blog açsan, orada dekorasyon, perde ve döşemelik kumaşlarla ilgili güzel bilgiler, püf noktalar yazsan, zamanla güzel bir kitle oluştursan, sonra da bunu bir e-ticaret sitesine dönüştürsen, oradan online siparişler alsan fena mı olur?

İstistasız herkes bu önerimi, “iyi olur” diyerek yanıtlıyor. Gelgelelim asıl sorun içerik oluşturmada. “Nereden başlamalı, nasıl yapmalıyım, ben kompozisyon dersinden nefret eden bir öğrenciydim, hayatta yazamam” diyolar. Ben de onlara “Hiç denediniz mi ki?” diye soruyorum. Konuştuklarım genellikle çok okuyan kişiler ve eminim ki, bir kez bilgisayarın başına geçtiler mi, çoğu kendini “yazar” addeden blogger’dan daha iyi yazacaklar.

Arama motorları zaten sizden olağanüstü yaratıcı yazılar istemiyor ki! Başlığınızı tamamen insanların arama şekline göre oluşturacaksınız. Misal, yine perdeden gidecek olursak, “Çiçekli koltuklara nasıl perdeler gider? Eminim bir perde satıcısının bu konuyla ilgili söyleyecek çok şeyi vardır. İlk zamanlar uzun yazılar yazmakta zorlanırsa, galeri koyabilir, başka kaynaklardan çeviri yapabilir, ya da infografik hazırlayabilir. www.piktochart.com bu konuda harika bir seçenek! Üstelik şimdi Türk kullanıcıları için indirimli. “pikto17urkey” kodunu girerek, 58 USD’lik iki aylık üyeliği 17 USD’ye almak mümkün.

Bir blogla başlar her şey, sonra gerisi gelir. İş ki, süreklik arz etsin.

İçerik takvimi oluşturmak

Domein almak ve blog açmak dünyanın en kolay işlerinden biri. Giriyorsun http://themeforest.net/ ‘e birbirinden güzel seçeneklerden birini satın alıyorsun, aldığın dökümanlarla blogunu kendin de kurabilirsin ama zor iş dersen bunun için 100-150 TL’ye bu işi halledecek birilerini bulabilirsin. İşin zor kısmı hedef kitleyi sadık birer izleyici haline getirecek içerikleri oluşturmak. Bunun için bir “içerik stratejisi” oluşturmak gerekiyor. Bu stratejiyi oluşturmak için kendimize sormamız gereken sorular, varoluşumuzu sorgularken sorduğumuz sorularla neredeyse aynı! “Ben kimim, ne işe yarıyorum, neden bu işi yapıyorum, ben olmazsam ne eksilir, avantajlarım neler?”

Ve kilit soru: Hikayem ne, ne anlatırsam dinlenirim, okunurum, paylaşılırım?

Bazı sektörler için bu soruların cevabı daha kolaydır, bazıları için de daha zordur ama hemen herkesin anlatacak bir hikayesi vardır. Sadece biraz kafa yormaya bakar.

Üçüncü aşamada bütün bunları kağıda dökmek, konu başlıklarını çıkarmak ve o konuyla ilgili araştırmalar yapmak gerekiyor. İşte artık elimizde iyi kötü bir içerik takvimimiz var ve bloglamaya hazırız. Google der ki; haftada iki içerik girersen seni severim, üç içerik girersen daha çok severim ama dörtden fazla içerik girersen seni uçururum.

Elbette söz konusu içeriklerin bir yerlerden kopyalanmamış, işe yarar ve paylaşmaya değer olması gerektiğini söylemeye gerek yok. İşe kolayından başlayın. Google’a sorulan sorulara cevap vererek uzman konumlandırma yapın ve hedef kitlenizi sadık birer müşteriler haline getirin.

Ben bir google kullacısı olarak, süet ayakkabıma dökülen yoğurt lekesini nasıl temizleyeceğime dair önerilerde bulunan ayakkabı markalarını daha çok seviyorum ve inanın benim gibi en az 1 milyon kişi sayabilirim. İşte sizin müşterileriniz de bu sayının içinde.